Loading...
Ne şaşırtıcı bir şey! Bu kitabı kütüphaneden rastgele seçtim ve 19. yüzyıl Londra'sında geçen son derece karmaşık bir öyküsü olduğunu keşfettim.

Cordelia Preston tiyatroda küçük rollerin peşinde koşan ve kadınlar için son derece yaşaması zor olan bir ortamda ayakta kalmaya çalışan genç bir kadındır. Galler'den bir Lord ile tanışır ve birbirlerine aşık olurlar. Ancak o dönemde tiyatro oyuncuları toplumun saygın üyeleri sayılmadıklarından Lord Ellis hiç bir zaman onunla evlenmeyi düşünmeyecektir.

Ancak daha sonra Lord Ellis ona evlilik teklif edince Cordelia çok şaşırır ve teklifi hemen kabul eder. Galler'e gidip evlenirler. Kısa zamanda üç çocuğu olur ve Galler'in ücra bir bölgesindeki malikanede uşaklar ve hizmetçiler arasında yalnız ama mutlu bir yaşam sürmektedirler. Ancak kocası ve üç çocuğundan hiç beklemediği olaylar yüzünden ayrılmak zorunda kalacaktır.

Cordelia'nın annesi ve teyzesi o zamanların moda aktivitesi olan "mesmerism" ile (bir tür hipnotizma) uğraştıklarından o da bu alanda yeteneği olduğunu keşfeder ve Londra'ya geri dönerek "phreno-mesmerism" adı verilen ve kısmen hipnotizma içeren, kısmen de kafatası şekline bakarak davranışlar konusunda kestirimde bulunmayı sağlayan bir tekniği kullanmaya başlar.

Vahşi bir cinayet işlendiğinde işler karışacaktır. Cordelia yaşamının en büyük sınavından geçecek ve yok olmanın eşiğine gelecektir.

Barbara Ewing bir dizi zengin karakter kullanarak 19. yüzyıl İngiltere'sini gerçekçi olarak yansıtan bir altyapı hazırlamış kitabına. O dönemde kadınlara karşı takınılan tavır gerçekten şaşırtıcı. Anlatım şekli oldukça basit ve dogrudan ama bu karmaşık öykü yapısıyla birleştiğinde iyi bir sonuç veriyor.

Kitabın devamı "The Circus of Ghosts" adıyla yayınlanmış ve Cordelia'nın Amerika'daki maceralarını anlatıyor.

Barbara Ewing'in dilimize çevrilen tek kitabı 2010 yılında Çiğdem Erdal çevirisiyle Kryhos Yayınları'ndan çıkan "Sahtekar" romanı (Fraud).

Polisiye edebiyatının en önemli özelliklerinden biri genellikle aynı karakterin başrolde olduğu kitapların bolluğudur. Agatha Christie'nin Miss Marple ve Hercule Poirot, Arthut Conan Doyle'un Sherlock Holmes, Henning Mankell'in Wallander'ı akla gelen örneklerden (Henning Mankell'in Ekim 2015'te öldüğünü ekleyelim). Bizde çok fazla polisiye eser yoktur ama son yıllarda Ahmet Ümit'in sayesinde bu eksikliğmiz büyük ölçüde gideriliyor.

Başkomiser Nevzat bu son kitapta yine esrarengiz cinayetleri çözmeye çalışıyor ama aslında kitabın gizli kahramanları Gezi Parkı direnişçileri, Sivil Toplum kuruluşu gönüllüleri, Beyoğlu'nun arka sokaklarında ve Tarlabaşı'nda değişime uğrayan şehrin yeni ilişkilerinin kurbanı olan sıradan insanlar var. Karanlık işlere bulaştığı bilinen Engin'in cesedinin bulunmasıyla başlayan olaylar Tarlabaşı'ndaki kentsel dönüşümden rant elde etmek isteyen şehir mafyasının, tinerci sokak çocuklarının, hayat kadınlarının katılmasıyla karmaşıklaşıyor.


Ahmet Ümit Gezi Parkı referanslarıyla direnişe selam duruyor, bir de kendisini kitaba koyarak postmoderne doğru bir işaret veriyor. Bir ara acaba Nabokov'laşacak mı diye düşündüm Ahmet Ümit ile Başkomiser Nevzat'ın diyaloglarını okurken. Hele "3 Ocak'tan kendinizi sakının" bölümü bir ürperti verdi bana.

Belki kitapla ilgili tek sorunum, polisiye roman meraklılarının önemsediği cinayetin çözümü kısmıydı. Ümit'in bir kaç kitabında çözüm için aynı mekanizma kullanılmış ve cinayet nedeni için de kullanılan yaklaşım benziyor (Sis ve Gece'ye çok benziyor bu anlamda). Sanki bu kısım farklı olabilirdi gibi geliyor bana.


Ancak Beyoğlu'nun gerçeklerini yansıtan özenli dili, güncel olaylara verdiği selam ve karakterlerine hep sevgiyle yaklaşması, Beyoğlu'nun En Güzel Abisi'ni Ahmet Ümit külliyatında güzel bir yere oturtan faktörlerin başında geliyor. Bize de Ümit'in bir sonraki - İttihat ve Terakki'yi ele aldığı - kitabını beklemek kalıyor.
Kate Quinn'in  "The Serpent and the Pearl" adlı romanının (Yılan ve İnci) altbaşlığı "Borgia'ların Romanı". Borgia ailesi her zaman tarihte ve tarihsel romanlarda ilgiyi çeken bir aile olmuştur. Romandaki öykü birden fazla kahramanın gözünden anlatılmaktadır: 

Giulia Farnese iyi halli bir aileye gelin gider ama kendini Rodrigo Borgia'nın (Papa olan ilk Borgia) metresi olarak bulur. 
Carmelina Venedikli bir ahçıdır ve babasının evinden onun yemek tariflerini de alarak kaçmıştır, Roma'da kendine bir isim edinmeye çalışmaktadır.
Lionello seri bir katilin peşindeki bir cücedir ama Roma'da sağ kalmanın yolunu gerek Giulia gerekse de başkalarının koruması olmakta bulmuştur.

Yazarın karakterler ve öyküleri arasında gidip gelmesi ilgiyi yüksek tutmaya yaramış. Yazarın "Tanrı Yazar" konumunda olmaması ve karakterlerin kendi öykülerini kendi bakış açılarından ve kendi bilgi düzeylerine göre anlatmalarına izin vermesi gayet iyi olmuş. Bu sayede romanın öyküsünü gerçekten 15. yüzyıldan birinin anlattığı kanısına kapılıyorsunuz.

Doğal olarak tarihin romanlardan öğrenilemeyeceği düşüncesine katılıyorum. Ama bu tür tarihsel kurgu romanları belirli bir dönemle ilgili bilgileri gerçek Tarih kitaplarından konusunda motivasyon sağlayabilir.

Avrupa'nın ilginç bir dönemi anlatılıyor kitapta ve Quinn birbiri içine geçen öykülerden ustalıkla bir ağ örmüş. Öykü bir sonraki kitap olan "The Lion and the Rose" (Aslan ve Gül) romanında devam ediyor. Bu sayede Borgia'ların ve Roma'nın 15. yüzyıl sonrasındaki haline geri gitmek mümkün.

Maalesef Quinn'in şu ana kadar Türkçeye çevrilen tek kitabı Roma İmparatorluğu dönemini anlatan "Roma'nın Metresi". 2011'de Volkan Gürses çevirisiyle April Yayınları'ndan çıkmış.

Eğer fantastik bir romanda paralel evrenler kuramını kuantum fiziğiyle birleştirebilecek, hem de bunu tek bir bilimsel referans kullanmadan yapıp yine de inandırıcı kılabilecek yazar kimdir diye düşünseydim herhalde Dean Koontz derdim. Koontz'un "From the Corner of His Eye" adlı olağandışı romanı 15 yıl kadar önce yazılmış ama benim dikkatimden kaçmış nasıl olduysa. (Türkçesi: Göz Ucuyla, İnkılap Kitabevi, 2002)

Kitap edebiyatta sık sık kullanılan bir yöntemle yazılmış. Görünürde birbirleriyle ilintisi olmayan insanların görünürde tamamen bağımsız olay akışlarını anlatıyor ama sonunda kaderlerini birleştiriyor ve kitabı son derece umutla dolu bir sonla bitiriyor.

Kitapta anlatılan bazı öyküler şunlar: Junior karısını neredeyse tapınma düzeyinde sevmektedir ama bir gün birdenbire onu öldürür. Seraphim tecavüze uğramış ve bunu kimseye anlatamamıştır. Şimdi ise yakında ortaya çıkacak, gizlenmiş bir hamilelikle başa çıkmak zorundadır. Agnes yeni doğmuş çocuğunu kocası olmadan büyütecektir, çünkü kocası onu doğum için hastaneye yetiştirmeye çalışırken bir kazada ölmüştür. Bu üç ana anlatımla birlikte daha sonra çok daha önemli roller alacak yan karakterler de betimlenmiştir. Örneğin bozuk paraları (çeyrek dolarları) kaybedebilen yozlaşmış polis Vanadium.

Bu Koontz'un en sevdiğim kitaplarından biri, sanırım büyük ölçüde paralel evrenlerle bağlantısı ama aynı zamanda da iyi geliştirilmiş öyküsü ve korkutucu sapıklarla gerçekten "iyi" insanlardan oluşan karakterleri nedeniyle olabilir bu.

Koontz zamanda geriye ve ileriye giden referanslarıyla bu kitapta ilginç bir tarza imza atmış. Bu tarz bana daha sonraları, 2004'te yayınlanmış bir başka Koontz kitabını hatırlattı: Life Expectancy.

Karsu​ Dönmez'in son albümü Colors beni hayal kırıklığına uğrattı. İlk albümün jazzy sound'u kaybolmuş, basit bir disko temposu gelmiş. Hele bir "Domates Biber Patlıcan" performansı var ki evlere şenlik. Hem bozuk bir Türkçe hem de açıkça detone bir kayıt. Hollanda'daki bu Türk müzik elçisi bu sefer pek iyi bir performans sergilememiş.

"All for Me" entonasyon sorunlarından dolayı çok itici geldi bana. İlk albümde de bazı İngilizce parçalarda bu sorunu duymuştum doğrusu ama albümün geneline hakim olan caz tınısı o kadar güzeldi ki bunu görmezden gelmek zor değildi.

"Monday" akıcı bir rock 'n' roll ritmiyle akılda kalacak parçalardan biri, ama yine entonasyon sorunları gördüm.

"Domates Biber Patlıcan"ı keşke söylemeseydi Karsu. İlk nakarattan sonraki bölümlerde çok açıkça detone ve bozuk bir Türkçeyle Barış Manço'nun bu çok sevilen şarkısını bence berbat etmiş. Bu sıralar çok popüler olan TV ses yarışmalarında bu performansla ilk elemeyi bile geçemezdi.

"Like A Fool" sıkıcı bir balad gibi başlayıp sonra hızlanıyor ama çok da bir yerlere gitmiyor doğrusu. "Coffee Around Nine" pek ilgimi çekmedi. "Diamonds" ve "Bırak Beni Böyle" hiç etkilemedi. "On The Road" akılda kalıcı, basit bir şarkı. "Bekledim" Karsu'nun bu albümde bestelediği iki Türkçe şarkıdan biri ama beni pek çekmedi.

Kısaca ilk albümün caz repertuarına kattığı güzel tatlardan sonra "Colors" bana yavan geldi. Zevkler ve renkler tartışılmaz derler ama bu yeni albümde yalnızca isminde belirtildiği gibi farklı renkler görebildim, zevk alabildiğim söylenemez....
Stephen King'in epeyce fazla kitabını okudum şimdiye kadar. Kendine özgü, sayfanın her çevrilişinde insana değişik dehşet imgeleri tattıran bir stili var. Stili genelde çok karmaşık ya da süslü değil, konularına da oldukça iyi uyuyor.

2008'e çıkan romanı Duma Key'de (Türkçe'de Duma Adası, Altın Kitaplar, Esat Ören çevirisi, 2008) bu stil biraz değişiyor. Stili çok daha fazla karmaşık, kitabın sonunda doruğa erişen olayların son derece yavaş yavaş geliştiğini görebiliyoruz. Şiirsel imgeler, mekanların sert betimlenmeleri ve resimler kitapta oldukça önemli bir yere sahipler.

Kitapta bir iş kazasında bir kolunu ve kafatasının bir kısmını kaybeden Edgar Freemantle'ın öyküsü anlatılıyor. Evini terkedip Florida'da Duma Adası'nın oldukça ıssız bir bölgesine yerleşiyor. (Bu arada Stephen King'in bu adayı icat ettiği ama adayı yerleştirdiği Sarasota bölgesini iyi tanıdığı hatta orada bir evi olduğunu belirtmeliyim).

Fremantle birdenbire daha önceden farkında olmadığı bir resim yeteneği kazanır ve neredeyse kendinden geçecek şekilde resim yapmaya başlar. Sanki resmi çok daha büyük bir güç tarafından kontrol edilmektedir ve ortaya çıkan resimler neredeyse fazla gerçekçidir. Yakında yaşayan yaşlı bir kadınla arkadaş olur ve onun travmatik ve yaralayıcı geçmişini öğrenir. Olaylar gelişirken resimlerinin neden bu kadar güçlü olduğunu öğrenecektir.

Kitapla ilgili tek sevmediğim şey çok uzun olması. King'in daha zarif bir stil kullanması son derece iyi ama konu ilerledikçe ortaya çıkan esrarengiz olaylar için çok fazla sayfa kullanıldığını düşünüyorum. Kitabın sonuna eriştiğimde oldukça yorulmuştum ve kitabın sonunu öğrenmeye hevesim pek kalmamıştı. Yine de King külliyatına eklenen ilginç bir kitap olarak nitelendirebilirim.

"Genç Erişkin Fantazisi" (Young Adult Fantasy) çoğunlukla bilinen bir formülü uygulayan bir edebiyat türüdür: Genç kız ya da erkek; genellikle annesini, babasını ya da her ikisini kaybetmiştir; çok sık yer değiştirir, çevresindeki topluma uyum göstermekte zorluk çeker; sonra bir yeteneğini ya da sihir gücünü ya da eski çağlardaki bir kahramanın soyundan geldiğini keşfeder vs. Son yirmi yılda bir çok ebeveyn benim gibi Harry Potter ya da benzeri iyi örneklerini çocuklarıyla birlikte okumuştur bu türün...


Cinda Williams China bu bilinen formülü "Veliaht Tarihçesi" (Heir Chronicles) seri kitaplarında başarılı bir şekilde uyguluyor. Serinin ilk kitabı "Savaşçı Veliaht" (The Warrior Heir). Jack Swift Ohio'da Trinity adlı küçük bir kasabada yaşamaktadır. Kalbinin üstünde bir yara izi vardır ve her gün bir ilaçtan bir kere içerek bebekten geçirdiği bir ameliyatın sonucu olarak oluşabilecek komplikasyonları engellemektedir. Bir gün günlük ilacını almayı başaramaz ve normalde olduğundan çok daha güçlü olduğunu keşfeder. Araştırmaları sonucu Weirlind adlı bir gruba ait olduğunu keşfeder. Sihir yetenekleri olan bu grubun üyeleri normal insanların arasında kendilerini belli etmeden yaşamaktadırlar.

Weirlind üyelerinin yetenekleri bir kaç kategoride toplanır. Jack bir Savaşçı'dır. Diğerlerine göre daha üstün bir konumda bulunan Sihirbazlar bir başka sınıftır. Büyücü'ler çeşitli içecekler ve benzeri sihirler hazırlayabilirler. Sihirbazlar baskın sınıf oldukları için bir Antlaşma imzalayarak değişik Weirlind üyeleri arasındaki çatışmaları en aza indirebilmek için Savaşçı Sınıfı üyelerini kullanarak ölümüne savaşılan Turnuva'lar düzenlemektedirler. Sihirbazlar kendi Savaşçı takımını yetiştirmekte, yenen takımın başındaki Sihirbazlar yönetimi ele geçirmektedirler.

Jack sihirbazlar arasındaki iki önemli grubun Kırmızı Gül ve Beyaz Gül olduğunu, her iki grubun onu kontrol ederek kendi fraksiyonları için savaşmaya zorlama niyetinde olduğunu keşfeder. Jack aslında Sihirbaz olması gerektiğini, diğer savaşçıların aksine onun da bazı sihir yetenekleri olduğunu keşfedince işler iyice karışır.

China son derece iyi anlatılan bir öykü oluşturmuş, her ne kadar Genç Erişkin Fantazisi kurallarına uyduysa da bir parça farklı bir yaklaşımı olduğunu ve arka plandaki öykünün de iyi işlediğini söyleyebilirim. Chima bu seride toplam 5 kitap planlamış. 

Serinin ikinci kitabı olan "Sihirbaz Veliaht"ta (The Wizard Heir) son bir kaç yıldır gittiği her türlü okulda başı beladan kurtulmayan 16 yaşındaki sihirbaz Seph McCauley'nin öyküsünü izliyoruz. Güçlerini kontrol etmekte güçlük çektiği için bir sürü okuldan kundakçılık ve benzeri şüphelerle kovulmuştur. Sonunda Havens adlı bir okula gönderilir. Buranın müdürü büyücülükten haberdardır, çünkü kendisi de bir büyücüdür, dolayısıyla Seph'i kolayca okula kabul eder.

Başlangıçta bu gelişmelerden çok mutlu olan Seph kısa zamanda Müdür'ün okuldaki diğer sihirbazlar için başka planları olduğunu farkeder. Değişik sihir sınıfları arasındaki ilk Antlaşma sona erdiğinden beri bu sınıflara bağlı sihir erbabı savaşmaktadır ve karmaşa hüküm sürmektedir. Müdür Leicester tüm genç sihirbazları kontrol ederek yenilmez bir sihirbaz ordusu oluşturmak ve bunu kullanarak belirli sihir sınıflarının diğerlerine göre üstünlüğünü esas alacak yeni bir Antlaşmayı zorlamak istemektedir. Bu kontrolü de zor kullanarak gerçekleştirir, ama bilmediği şey Seph'in her türlü işkence ve zihinsel şiddete dayanarak en güçlü düşmanı haline geleceğidir.

Seph Madison adlı esrarengiz bir kızla arkadaş olur. Her ne kadar herhangi bir sihir yeteneği yok gibi görünüyorsa da Madison bir şekilde özgürlüklerinin anahtarı olacaktır.

İkinci kitap ilk kitabın kurgusunu devam ettiriyor ve Weirlind'e bağlı farklı sihir sınıfları hakkında daha çok gizemi ortaya çıkarıyor. İlki kadar beğenmesem de olayların anlatımını beğendim.

Serinin üçüncü kitabı olan "Ejderha Veliaht"ta (The Dragon Heir) Weirlind'in değişik türde sihir yapabilen üyeleri arasındaki vahşi mücadeleye yeni karakterlerin girdiğini görüyoruz. Bu sefer İngiltere'de, 1. kitapta farklı Weirlind sınıfları arasındaki Antlaşma'nın iptal edilmesinden önce sihir erbabı arasındaki Turnuva'ların yapıldığı efsanevi Raven's Ghyll'den alınan esrarengiz nesnelerle uğraşıyorlar. Bu nesnelerden biri Ejderhakalp'tir. Her ne kadar sınırsız bir gücü olduğu düşünülse de kimse nasıl kullanılacağını bilmemektedir. Değişik sihir fraksiyonları Trinity şehrinin sağladığı sığınaktaki Ejderhakalp'i almak üzere hazırlık yaparken hiç düşünmedikleri oyuncular ve güçleri harekete geçirirler.

Bence üçüncü kitap biraz fazla karışık olmuş ve ilk iki kitabın akıcılığından uzak. Her ne kadar genel motivasyonu anlıyorsak da bu çatışmadaki değişik grupların çıkarlarını ve neden-sonuç ilişkisini nasıl yorumlamamız gerektiği açık tarif edilmemiş. Kanımca yazar kendi yarattığı kavramın altından kalkamamış ve her bir Weirlind sınıfı için anlattığı öyküyü bu sefer iyi bir şekilde okuyucuya yansıtamamış. İlk üç kitapta sağ kalan karakterlerin daha sonraki kitaplarda yeniden ortaya çıkacakları açık olsa da devamlılık açısından sorunlar olabilir.

Çocuklarım büyüdüğü için serinin son iki kitabını okuma fırsatım olmadı, kim bilir belki bir gün...


Sevgili arkadaşım Ruşen Çakır ile, 1 Ekim 2015'te yeni albümüm SEN YOKTUN, müzik, az biraz da siyaset üzerine hoş bir periscope söyleşisi yaptık. Söyleşinin hem ses, hem de görüntü bakımından çok temiz bir kaydı medyascope.tv'de yayınlandı. İlgilenenler aşağıdaki sitelerden izleyebilir:
 
Medyascope.tv

Youtube 

"Siyaset Biliminde Teori Kurma, Kavramsallaştırma, Açıklama ve Yorumlama: Pratik Bir Kılavuz" başlıklı bir deneme yazdım.  

Amacım bilim felsefesi ve metodoloji tartışmalarına fazla girmeden, akademik pratik için kullanışlı olabilecek bir kılavuz hazırlamaktı. 

Bu kılavuzun özellikle uluslararası ilişkiler, karşılaştırmalı siyasal analiz, Türkiye ve diğer ülkelerdeki siyasal gelişmeler üzerine tez yazacak yüksek lisans ve doktora öğrencilerine faydalı olacağını umuyorum. 

Öncelikli olarak siyaset bilimi alanındaki konular üzerinden gidilmiş olsa da, yazının sosyoloji, iktisat gibi diğer sosyal bilimler alanlarında çalışanlara da katkı sunabileceğini düşünüyorum.

Okuma firsatınız olursa, yorumlarınızı da bekliyorum. 

Dileyenler academia.edu sayfamdaki "sessions" bölümünde bu yazı hakkında yürümekte olan tartışmaya da katılabilirler. 

Yazı uzun olduğu için buraya koymadım.  Yazının tümüne aşağıdaki sitelerden erişebilir ve indirebilirsiniz:

Kişisel web sitem:

http://hakanyilmaz.info/yahoo_site_admin/assets/docs/Hakan_Yilmaz_Teori_Kavram_Aciklama_Yorumlama_v02.272122825.pdf

Academia.edu sayfam:

https://boun.academia.edu/HakanYilmaz
"Hakiki sanat hepimizi kendi hikayelerimizi düşünmeye davet eder"

Boğaziçi Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler bölümü öğretim üyelerinden ve Ezginin Günlüğü grubunun kurucularından Prof. Dr. Hakan Yılmaz yeni bir albümle müziğe yeniden “merhaba” dedi. Biz de Yılmaz’la müziğe başlayış serüveninden, ‘’Sen Yoktun’’ adını verdikleri albümlerinin ortaya çıkış aşamasından, sosyal bilimle müziğin kesişmesinden ve yeni dönem akademik çalışmalarından söz ettiğimiz keyifli bir sohbet gerçekleştirdik.
 
Bize müziğe nasıl başladığınızdan ve Sen Yoktun albümünün nasıl ortaya çıktığından biraz bahsedebilir misiniz?
1980'li yılların başında Boğaziçi Üniversitesi’nde öğrenciyken, hatta ondan da önce Galatasaray Lisesi'nden tanıştığım arkadaşlarımla beraber müzik yapma hevesimiz vardı. Bu arkadaşlarımla bir araya gelip bir yıl boyunca beraber çalıştıktan sonra Ezginin Günlüğü’nü kurduk. 1983 yılının Mart ayında ilk konserimizi verdik. Sonra konserler ve albümler devam etti. Bu süreç boyunca grubun solistlerinden biriydim. Aynı zamanda söz yazıyordum ve şiir düzenlemesi yapıyordum. Grubun üç albümünde; Sabah Türküsü, Ala Gözlü Yar ve Doğu Türküleri'nde solistlik yaptım. Onlarca konserde sahneye çıktım. Sonra 1989'da master ve doktora eğitimi için Amerika'ya gittim. Grup benden sonra da iki albüm daha yaptı ve sonrasında o ilk kadrosu dağıldı. Bir süre sonra Nadir Göktürk başka elemanlar alarak ikinci Ezginin Günlüğü şeklinde grubu devam ettirdi; bu ikinci aşamada gruba Hüsnü Arkan da katıldı. 90'lı yıllardan sonra yaklaşık 20 yıl böyle devam etti grup. Ardından Hüsnü Arkan da ayrıldı bundan bir süre önce. Şu anda grup üçüncü bir aşamaya girdi.

Benim hikayeme gelince, her zaman müzik, şiir, söz, icrayla bir aradayım. Bazen azalır, bazen çoğalır, ama hayatımda hep vardır müzik. Amerika'dayken de, Türkiye’ye döndükten sonra da bu böyle devam etti. Hep sözler yazarım, bir yerlere bir şeyler kaydederim. Böyle böyle epey bir beste-söz birikmişti. Bunu açığa çıkartmak istedim. Önce eskilerden birkaç arkadaşımla bir araya geldik ve beraber bir şeyler yapmayı denedik. Nedense eskilerle ilişki koptu mu, tekrar başlatmak zor oluyor. En son eski arkadaşlarımdan biriyle şöyle bir durum oldu. Tanju Duru vardı bizim kurucu ekipten. O bir albüm yapmak istiyordu 2006-2007 gibi. Ben ona sözler yazdım birkaç şarkısı için. Sonra o bir albüm çıkardı Duru Zamanlar diye. Çok da güzel bir albüm oldu. Benim albümüm üzerinde çalışmaya başlayacaktık. Ne yazık ki 2008 sonbaharında Tanju'yu bir dağcılık kazasında kaybettik. Sonra bir gün, Boğaziçi Üniversitesi'ndeki ofisimde otururken kapı açıldı ve içeriye bu albümü birlikte yaptığımız, yıllardır görmediğim Kadir Şan Tarhan okulla ilgili bir işi hakkında benimle konuşmak için girdi! Ezginin Günlüğü’nün kuruluş günlerinden tanıştığımız, kendisi de grupla bir süre beraber çalışmış, çok iyi bir gitarcı, besteci ve düzenlemeci olan Kadir Şan da Boğaziçi Üniversitesi mezunudur; makine mühendisliğinden girip sosyolojiden çıkmıştır! Dolayısıyla bu albüm aslında iki Boğaziçilinin albümüdür.

Kadir Şan ile yıllar sonra biraz birbirimize destek olalım ve parçalarımızı gün ışığına çıkartalım, dedik. Bir yıl kadar onun ve benim bestelerim üzerinde çalıştık. Besteler ve sözler olgunlaştığında fikir danışmak için Nadir Göktürk'e gittik. İlk kayıtları Nadir Göktürk'ün ev stüdyosunda yaptık. Sonra Nadir bize gerçek kayıtları yaptığımız Kadıköy’deki Harem Stüdyo'yu önerdi. İki yıl kadar süren kayıt sürecimiz 2015 başı civarında bitti. Bu süreç, bizim için, yeni müzik piyasasını, müzisyenleri, kayıt yöntem ve tekniklerini öğrendiğimiz bir öğrenme süreci de oldu. Mixing, mastering, bir parçamızın bestesinin telif haklarının alımı, yayıncı şirketle anlaşma derken Haziran ayı geldiğinde albüm hazırdı, ama seçim dolayısıyla çıkarmayalım dedik. Biraz daha zaman geçti, Türkiye’de siyasetin durulmasını bekledik. Sonra düşündüm: 15 yaşından beri siyaseti takip ediyorum, 20 yıldır siyaset bilimi hocalığı yapıyorum ve Türkiye'de ne siyasetin, ne ekonominin, ne toplumun durulduğuna hiç şahit olmadım. Bundan sonra da durulmayacağını bildiğim için bir yerde bu albümü çıkartmak lazım, diye düşündüm. Ada Müzik’le de konuştuk, “beklemeye mahal yok, albümü Eylül ayında çıkaralım” dedik. Ve 7 Eylül’de çıktı. Şimdi de kendi yolunda gidiyor albüm.

Albümün bir özelliği şu: bu bir solist albümü değil, solistin de bir parçasını oluşturduğu bir düzenleme albümü. Şarkıları dinlediğinizde gitarı, bası, flütü, piyanosu, kemanı, çellosu, davulu, solisti ve her şeyiyle o ince işlenmiş müzikal yapıyı göreceksiniz. Düzenlemeye çok özenildi. Albümün kompozisyonuna ve altyapısına çok özenildi. Aynı zamanda ağır bir albüm bu. Sözleri de ağır, kendisi de ağır. Dolayısıyla ağır dinlenmeyi ve yavaş tüketilmeyi, keşfedilmeyi, sindirilmeyi bekleyen bir albüm. Fast-food bir albüm değil. Bu belki bizim için bir risk, ama aynı zamanda bizim dinleyicimiz de müzikle daha derin, daha yavaş bir ilişki kurmasını beklediğimiz bir dinleyici.

Akordeondan kemençeye farklı enstrümanlar var albümde... Bu albüm aynı zamanda bölgesel bir yolculuk mu?
Üç şarkıda Ege/Akdeniz havası ve tınısı görüyorsunuz. İki tane de Karadeniz temalı şarkı var. Demek beş şarkımızda böyle bölgesel bir tema var. Ama şarkıların hiçbiri Akdeniz ya da Karadeniz olsun diye yapılmış değil. Tamamen benim ve Kadir'in o melodiye yakıştırdığımız bir durum. Bazı ortak temalar çıktı ama, sonuçta. Örneğin, zeytin teması var, ada teması var, yol teması var. Bir tematik süreklilik var. Bu, enteresan bir biçimde, birbirini izleyen bir süreçte oluşuyor. Kadir bir melodiyle geliyor. O melodinin üzerine ben bir söz yazıyorum. Sonra öbür melodi ondan bir öncekine göre şekillenmeye başlıyor ve bir öncekinin sözleri de bir sonrakini belirlemeye başlıyor.

Buna biz aslında sosyal bilimde, sosyal bilimciyim madem, "path dependency" diyoruz. Yani yola çıktıktan sonra attığınız her adım bir sonrakinin yönünü belirliyor. Yol bittikten sonra baktığınızda başlangıçta benim kurmadığım bir hikayeyi, bir yapıyı siz görebilirsiniz. Benim başlangıçta hiç aklıma gelmeyen, o sırada yolda giderken düşünmediğim bir hikayeyi, dışarıdan bakan bir dinleyici görebilir. Aslında benim bilmediğim bir hakikatimi bana söyleyebilir. O yüzden albümün güzel tarafı çoklu anlamlandırmaya açık bir albüm olması. Ama ben de dinlediğimde mesela bir yokluk, arayış, yad etme, hatırlama, yasını tutma teması görüyorum. Birçok şarkıyı sözler olarak birbirine bağlayan böyle bir tematik süreklilik var. Ama bunlar, dediğim gibi, baştan planlanarak oluşmuş temalar değil. Yolda giderken, kendi kendine ortaya çıkmış, birbirini doğurmuş temalar.

80'lerin sonu ve 90'larda dinleyiciler için Ezginin Günlüğü, belli bir kuşağı etkilemiş önemli bir gruptu. Şimdi bu yeni albüm vesilesiyle dinleyiciler yeniden o tınıları da duyacak mı?
Orijinal ruhun başka türlü bir yansımasını duyacaksınız. Hepimizin hayatında bir destansı dönem vardır. Aslında biz ne kadar büyüsek de hep o döneme referansla bugünümüzü yeniden adlandırırız. Herkes için bu dönem farklıdır. Kimisi için ilk gençliktir, kimisi için çocukluktur, kimisi için orta yaşlardır. Biz hep yeni başlangıçlar yapabilsek de o destansı dönemin kayıpları ve kazançları, zaferleri ve yenilgileri bizi şekillendirmiştir ve aslında insan hayatı, kendi etrafında dönen dervişler gibi, o destansı dönemin etrafında dönerek ve onu anlamaya çalışarak geçer. Sanatın şöyle güzel bir tarafı var: sanatçı kendi destanının anahtarlarını şiir ve şarkıyla dinleyiciye verince, o da o anahtarla kendi destanının kapısını açmaya başlar. Sanatın güzel tarafı, insanları kendi hikayeleri üzerinde düşünmeye ve oradan yola çıkarak kendi sanatını yapmaya davet etmektir.

Beni en çok etkileyen şairlerden biri Fuzuli'dir, mesela. 16. Yüzyılın bu şairini bugün okuduğumuzda bile kendi hayatımıza ilişkin bir anahtarı bulabiliyoruz onda. Büyük sanat bu oluyor. Sanat, aslında, hepimizin hayatlarındaki o anlatılmayı bekleyen hikayeyi anlatmaya bizi zorladığı ölçüde ve hepimizi küçük sanatçılar haline getirdiği ölçüde büyük sanattır.

Siz akademik çalışmalarınızı da aynı şekilde titizlikle yürütüyorsunuz. Geçtiğimiz yıllarda da özellikle muhafazakarlık ve Kürt sorunu araştırmaları gibi bugüne dair de söyleyecekleri ve sonuçları olan konular üzerine çalıştınız. Güncel akademik çalışmalarınız hakkında da biraz bilgi verebilir misiniz?
Şu anda hazırlıklarını yaptığımız yeni araştırmamız Türkiye'deki siyasi tartışmanın ana eksenleri ve yorum çerçeveleri konusunda olacak. Türkiye siyasetinde ve kamuoyunda Kürt meselesi, başkanlık sistemi ve parlamenter sistem, yolsuzluk, Gezi protestoları gibi birçok konuda tartışmalar yürüyor. Bizim ilgilendiğimiz konu, bu siyasi tartışmaların belli anlam çerçeveleri içinden yürüyor olması. Yani herkes özgür değil bu tartışmayı yürütürken. Bakış açıları, olaylara bakışı etkileyen prizmalar diyelim, yukarıdan aşağıya veriliyor. Bu da genelde medya, kanaat önderleri, dini liderler, siyasi liderler ve partilerin insanlara ‘’bu olaya buradan bak’’ demesiyle oluyor. Çoğu insan kendi çerçevesini oluşturamadığı için var olan çerçevelerden birini benimseyip, o çerçevenin merceğinden bir olaya bakmaya başlıyor. Dolayısıyla, bir olay hakkındaki siyasi tartışmayı belirleyen üç-beş çerçeve oluyor. Biz bu araştırmada şu konular üzerinden ilerleyeceğiz: Yakın tarihimizdeki kırılma noktaları hakkındaki belli başlı yorum çerçeveleri nelerdir? Toplumun hangi kesimleri, olaylara hangi çerçevelerden bakıyor? İnsanlar çerçeveler konusunda rasyonel, eleştirel bir tutum mu takınıyorlar, yoksa onlara körü körüne bir inanç mı besliyorlar? İnsanlar bu çerçeveleri nereden duyuyorlar; mesela medyadan mı, siyasi mitinglerden mi, arkadaşlarından mı, başka yerlerden mi?

Şunu unutmamak lazım, sanatın çok büyük katkısı var sosyal bilime. Sanat bana bir duygusal çerçeve çizer ve ben aslında duygusal olarak evet demediğim hiç bir şeye bilimsel olarak evet demem. Sanat bana neyin iyi neyin kötü, neyin olabilir neyin olamaz olduğu konusunda bir öngörü katar. Ben bir olayın, bir fikrin anlamını önce hissederim. Özellikle güzellik-çirkinlik açısından hissederim, estetik olup olmadığını hissederim. Eğer bana güzel veya estetik gelmiyorsa herhangi bir siyasi proje veya fikir, benim ona siyaseten doğru demem mümkün değil.

Haber: Ronay Bakan ve Duygu Durgun Köseoğlu / Kurumsal İletişim Ofisi

http://haberler.boun.edu.tr/tr/haber/hakiki-sanat-hepimizi-kendi-hikayelerimizi-dusunmeye-davet-eder

Navigate


Latest Activity

posted a new blog entry Gönüllü Kampanyası.
6 years ago
added a new blog entry.
9 years ago

Top Contributors

Taner SS (531)
veli_seker (1)

Share